YABANCILAŞMAK
“Milletlerin olduğu gibi, kelimelerin de tarihi vardır. Elime Nihat Sami Banarlı’ının Kubbealtı Neşriyat’tan yayınlanmış “Türkçenin Sırları” adli küçük ama hacimli bir kitap geçti bu satırlar oradan alıntılanma. Nihat Sami Banarlı lisede okuduğumuz Edebiyat kitabının yazarı idi. Adana İmam Hatip Lisesinde dört yıl boyunca lise eğitimimizde edebiyat derslerini Nihat Sami Banarlı Hocanın “Türk Dili ve Edebiyatı” adlı kitabından aldık. Ben bu noktada kendimi şanslı hisseden bir kuşaktan geliyorum. Dört yıl boyunca bu üstadın kitabı her zaman bir başucu kitabımız olarak kaldı ve zihinlerimizde yerini her zaman korudu.
Kitap bölüm bölüm makalelerden oluşmakta, müthiş akıcı üslubu ile Ortaçağ bozkırlarından başlayarak her yeni fethedilen ülke topraklarını, beraber yaşadığımız farklı etkinlikte ki millet dostlarımızı, farklı medeniyetlerin kokusunu heran hissedebiliyorsunuz. Yaşadığımız çağ içinde düştüğümüz dil buhranı kaygısını ise kitabının yazılış amacı olduğunu söylememe bilmem gerek var mı?
Türkçenin bir imparatorluk dili olduğunu belirten üstad, “Türkçe hüküm sürdüğü toprakların neresinde güzel bir ses bulmuşsa onu kendi bünyesine almıştır.” Demektedir. “ Öz Türkçecilik” adına halkın benimsediği bu tür kelimeleri değiştirmenin yanlışlığına işaret eden üstadımız şöyle seslenmektedir: “Böyle bir tarih boyunca işlene yontula güzelleşmiş halk şiirine, aile harimine, millî vicdana yerleşmiş kelimeleri sevmemiz, anlamamız ve korumamız tabiidir. Böyle kelimeler dillerde, efsanenin Nisan yağmurundan düşen damlaları sedef içinde saklayıp işledikten sonra iri ve parlak inciler haline koyması gibi zamanla ve sabırla işlenmişlerdir. Bu halis incileri birtakım encik boncukla değiştirmek en azından incideki kıymeti anlamamaktadır.”
Evet, yeni bir yüzyıla girerken imparatorluk elbisesini üzerinden çıkarıp atan bir milletiz. Bu kaçış zamanla bizim değerlerimizden kaçışı da maalesef beraberinde getirmiştir. Planlı bir kaçışın piyonları idik bizler. Sürü psikolojisi ile koskoca bir toplumu dizayn ettirmeye çalıştılar. Bizleri kendi medeniyetimizden yabancılaştırmaya çalıştılar. Kullandığımız dil de bu toplumsal mühendisliğinden nasibini aldı elbet. Yüzyıllar boyu renk harmonisi gibi oluşan muhteşem bir yapı, sırf Öz Türkçecilik adına dilde kıyım yapılarak koskoca bir medeniyetin dilini parçaladılar. Şimdi yetişen bir nesil geçmişine boş boş ve sihirli bir dünya gibi bakıyor.
“Her halk kendi ikliminin lisanını söyler” Üstad Yahya Kemal’den alıntıladığı bu cümle ile Türkçe’nin de bir imparatorluk dili olduğuna işaret eder. Türk Dilinin yaşadığı topraklarda, kurulan imparatorluk sadece devlet olarak bir imparatorluğu da beraberinde getirmemiş aynı zamanda imparatorluk dili olan Türkçe’ye, halk tarafından benimsenen kelimeleri de kendi dil potası içerisinde kendi milli sanatını işleyerek alan ve Türkçede yerini bulan kelimeleri değiştirmemek gerektiğini vurgulamıştır. Üstad İmparatorluk dili adlı makalesinde şu şahane tespitini yapmıştır: “Bir dilin doğuşunda, karakterinde, ananesinde ve dehasında başka dillerden derlenmiş kelimeleri millîleştirme hayatı ve kudreti varsa artık o dili öz dil yapmaya kalkmak, dili kendi tabiatından ve dehasından uzaklaştırmaktır ki, bunu ancak cehaletin ve dalâletin elleri yapar...” .Bu tespit ile üstad Türkçenin artık sadece öz dil yapma gayretinin gereksizliğini ve yanlışlığını vurgular. Bu vurgulamasında Latince’den,Arapça’dan, Yunanca’dan, Farsça’dan örnekler verir. Bu dillerin sırf bir milletin öz dili olamayacağını en güzel ifadeler ile örnekler Latince de Yunanca kelimelerin çokluğunu, Yunanca’da Farça, Arapça, Mezopotamya dillerinin çokluğunu ifade eder. Ama bu dillere sahip milletlerin kendi dillerine intibakını sağlamış ve kendi dil zenginliğinin bir payesi olmuş bu dilleri ayıklama gibi gaflete girmediğini de yüksek sesle şöyle haykırmaktadır: Hakikat şudur ki Türk milleti gibi asırlarca hatta çağlarca dünya sathında konuşmuş büyük ve fatih bir milletin dili öz dil olamaz imparatorluk dili olur.”
Üstad bir dili nasıl oluşur ve nasıl güzelleşir, nasıl musiki dili haline gelir tespiti ise şöyledir: “Dilleri dil yapanlar birtakım alaylı hatta âlim dilciler değil milletlerdir; milletlerin dile bir güzellik ve bir güzel ses vermek için yaratılmış kadın erkek ve adsız evlâtlarıdır. Bir de milletlerin dillerini seven anlayan ve ilâhî bir güzellikte kullanan büyük şairlerdir.” . Oysa yaşadığımız dönemde geldiğimiz durum üstadı kedere götürmüştür. Öz Türkçe adı altında dilimize yapılan kıyımların bir milletin tarihini yok etmekle eşdeğer olduğunu ısrarla vurgulamıştır.
Kendimizden yabancılaşmak, milletimizden, tarihimizden, dilimizden, coğrafyamızdan, medeniyetimizden yabancılaşmak ne acı. XX yüzyıl bizim yabancılaşma çağımız oldu. Her şeyden kaçtık, köşe bucak. Koskoca medeniyetimizi terk ettik, medeniyetimizin hüküm sürdüğü coğrafyaya sırtımızı döndük. Tarihimizi çocuklarımıza anlatmadık, anlatsak bile doğrusunu anlatamadık bir devir böyle yetişti. Nesil gafil idi, atalarına düşman, medeniyetine düşman, batıya özenti bir nesil yetişti. Ara ara yüreği yanık aydınlarımız çıktı her alanda, tarihte, medeniyette, dinde, dilde çıktı ve haykırdılar gerçeği. Bıkmadan, usanmadan, korkmadan gelecek nesillere haykırdılar gerçeği.
Bir milleti tarihinden koparmanın, geçmişinden koparmanın en kolay yolu dilini yok etmektir. Konuştuğu dili unutturmaktır. Bizler konuştuğumuz dili unuttuk, unutturulduk.100 yıl öncesi basılan bir kitabı okumak için tercümanlara gereksinim var artık. Daha fazla geriye gitmiyorum 1910 yıllarda basılan bir kitabı okuyabilmek ve anlayabilmek için tercümanlara ihtiyaç var. Oysa Avrupalı öyle değil, Ortadoğulu öyle değil.
Neden?
Mahmut Doğan-Bulgurlu
18/10/2010